31 Ocak 2010

avatarın yüzen adalar ve şeytanları

James Cameron, Avatar için fena araklamış. 1970'lerin sürrealist ressamı Roger Dean’in Yüzen Adalar ve Şeytanlar tabloları pek tanıdık değil mi?














24 Ocak 2010

mıyk mıyk


Dr. House’u dvd’den izlemek spor yapmak gibi. Ara verince koparsın. Girdaba girer gibi girmek gerek. Ben daldım yeniden. Darısı spora.

Cuddy ile House ilişkiye girse…Sevgililik durumuna geçerlerse, mevzu rutine biner. O zaman House’un neresi House olur? Cuddy ise mıyk mıyk sevgilicilik oynayan romantik bir kadın. Hiç çekilmez. Demek ki bu gerilim devam etmeli. Bizim mutluluğumuz için onlar kavuşmamalı.

3 beyaza geçiş


Blackberry'e veda. Iphone'a geçiş. Ancak şimdilik Belki ikinci hattım için bir de beyaz Bold çakarım.

Son tahlilde beyaz araba, beyaz iphone ve beyaz LG external hard disk ile beyazları üçledim.

Blackberry ile Iphone arasındaki fark, Akdenizli ile Kuzey Avrupalı arasındaki fark gibi.

Asil. Blackberry tam anlamıyla cool. Ağırbaşlı ve nev-i şahsına münhasır sıfatları ile de tanımlanabilir. İş odaklı, fonksiyonel. Hızlı mesaj çekme, hızlı arama ihtiyacına birebir.

Eğlenceli. Iphone, ilgi, konsantrasyon istiyor. Öyle Blackberry gibi bakmadan aramak, eldivenle telefona cevap vermek bile mümkün değil. Acele işlere gelmez. Parmak uçlarını gümüş işçisi gibi çalıştırır. Telefonu dokunma manyağı yapalım ister. Dokunmatik klavyede hedefi tutturmak ilk zamanlar maharet ister. Tombik parmaklılar kuzey Avrupalıya lütfen.

Birilerini beklerken yalnızlık anlarına birebir. İndir application’ları. Etrafta hangi kafe, rest, hastane, banka var elinin altında. Ya da havaalanında uçak durumları, delay’ler bile var. İngilizce deyimler, satranç, Rusça bile öğretiyor. Ufak çaplı bir Farmville, nöbetçi eczaneler, en acayibi de ne biliyor musun? Haritaya tıkla, olduğun yeri belirlesin, oradan gitmek istediğin yeri yaz, harita üzerinde göstermekle kalmasın, en kısa yol güzergahını da önüne sersin. Arama da yanın da yat.

04 Ocak 2010

huzurlarınızda Bay Nihat

Cumartesi günü Murat yazdı. Okurken ağzımızın suyu aktı. Dayanamadık akşamında orda soluklandık.

Ayvalık’tan adımını atan Bay Nihat Ankara’da ikinci şubesini açtı. Nam salan mezeleri var. Kamuoyu yoklamalarıma göre top 10 şöyle;

-Karafilli keçi peyniri kızartması, zeytinyağına bandırılmış, rakının kozmik eşi

-Otlar özellikle de ısırgan otu salatası, hem çiğ gibi hem de batmıyor, enteresan.

-Tereyağında fener kavurma, ana yemeği hafif bir balıkla geçiştirelim diyenlere.

-Adını unuttuğum, ceviz, badem, zeytinyağı ile ezilmiş bir peynir daha

-Soslu akivadis, soslu kum midyesi, bunlar sadece Belçika civarında değil, Türkiye’de de çıkıyormuş. Ama Türkler pek rağbet etmiyor. Leon De Brussel versiyonunun tercih ederim ama bu da hasret gidermelik.

-Vişne reçelli lor peyniri, ilk birkaç kaşıkta “mııımm çok hafif” dedirtse de sonra bayıyor.


Shnitzelin hemen altında açılmış. Güniz sokakta. Orta yaş grubu ağırlıkta. Müzik yoktu ya da yok gibiydi .Öyle salaş bir mekan değil. Biraz da tuzlu. Yaklaşık 10 çeşit meze ile 20’lik rakı 200 papel.

Mezeler Kalbur’la yarışır. Mekan Balıkçıköy kadar sevimli değil. Öyle uzun uzun rakılı kafa çekme arzusu uyandırmayan steril bir atmosferi var.

Foto ise Ayvalık'taki yerden.

30 Aralık 2009

ı see you/Avatar

Böyle filmleri izleyince erkek güdülerini daha iyi anlayabiliyorum. Fikir dünyası yüzeysel de olsa görseldeki derinlik! adamı uçurabilir.

Magic mushroom insanın duyularını keskinleştirir. Kurt adama dönüşen Jack Nicholson gibi derinleşir görsel algı . 3D’de izlanan Avatar da magic mushroom etkisi yapar.

Oğuz Koloğlu söylemişti. Moulin Rouge filmi için. “Yönetmen böylesine sıradan bir hikayeyi sinema yapma fikrini yapımcıya nasıl anlattı da ikna etti?”.

Moulin Rouge’da fakir genç güzel kız birbirlerine aşıktır. Aralarına zengin ve kötü kalpli patron girer ve gençleri ayırır. Delikanlı kahrından verem olur. Hikayesi bundan ibaretti filmin.

Ancak, üzerinde 40 fırın ekmek yemiş görsel yönetmen Moulin Rouge filmini uçurmuştu.


Alın size insanların istila ettiği bir gezegen, gezegenin ilkel kabile tadındaki uzaylıları ve uzaylı kadınla, insan adam arasında doğan aşk.

Avatar’ın hikayesi bundan ibaret. Ancak gelin görün ki James Cameron isimli yönetmenimiz kafaya takar. Filmi yapmak için 10 yıl boyunca bir kamera teknolojisi üzerinde çalışır. Aynı anda 197 kamera ile yapılan çekimlere toplam 200 milyon dolar harcar. Ve benim gibi bilim kurgu sever olmayanların bile dibini düşüren Avatar’ı çeker.

17 Aralık 2009

başbakan “bunları süpürün” demiş



Bahsettiğimiz günlerdir Ankara’da eylem yapan Tekel işçileri. Öyle siyaset, provokasyon falan yok. Anadolu’dan gelmiş hepsi. Özelleştirmeden sonra sözleşmeli statüye, 4/C’ye geçip maaşlarının bin beş yüz TL’den 600 TL’ye düşmesini istemiyorlar.

Önce AKP Genel Merkezi’nin önünde eylem yaptılar. Gece olunca polis bunlara gelin diyor. Bu soğukta kalamazsınız. Doluşuyorlar polis minibüslerine. Bir salona götürüp battaniye falan veriyorlar. Ertesi gün nereye gideceksiniz diye soruyor polis. AKP binasına diyorlar. Olmaz diyor polis oraya gidemezsiniz. Hadi Abdi İpekçi Parkı’na. İki gündür orada eylem yapan Tekel işçileri, kamuoyunun ilgisini çekmek için bu soğukta soyunup havuza bile girdiler. Bugünse ne oldu? Aynı polis biber gazına boğdu eylem koyanları. Tazyikli su ile müdahale etti. İşçiler bu kez gazdan kaçmak için suya atladı. Biri suda bayıldı.

Neden mi? Başbakan istemiş. Sinirlerini bozmuş Tekel işçileri. Süpürün bunları demiş. Habur’daki karşılamaya eyvallah, işçiyi süpür. İşte böyle 2 hafta da bir işçi eylemi olur, memur, öğrenci eylemi olur. Söz konusu ekmek parası olunca %47’nin bile aklı başına gelir.

Biraz sert oldu. Haber sitelerindeki yorumlara benzedi. Ama eylem koyan amcaları görünce başka türlüsü çıkmıyor.

10 Aralık 2009

house of the rising sun

New Orleans, ABD, jazz, blues, zenciler, sıcak hava, bitmeyen festivaller.





Gezinin kahramanı bu kez ben değil, Zeyno. Mardi Gras festivali.






Şişman Salı ( Mardi Gras ) alkol gibi keyif verici maddeler için 40 günlük oruç dönemine girmeden önce son kez bu zevklerin tadını çıkarmak için yapılan bir kutlama.




Boncuklu kolyeleri binalardan tepenize atıyorlar.




Ancak kolyeyi alan popo ya da göğüsleri açıp şovunu yapmak zorunda.

























Bir de rodeo kulüpler var. Ancak, yürek ister. Kaybeden sütyeni çıkarıp, askıya asıp tıpış tıpış gidiyor.


Fotodan anlaşılacağı üzere kazananlar kesinlikle obez Amerikalı kadınlar değil.











Muhafazakar çevreler, bu adamlar böyle bir yaşam tarzına sahip oldukları için New Orleans’ın Katrina felaketine uğradıklarına inanıyor.




















Bu fotonun hikayesi olayın kahramanının (Zey) ağzından:

"Lay lay lom New Orleans sokaklarında dolaşırken tam köşede çok karizmatik görünümlü, karizmatik derken, "zenci noel baba" gibi bir adam gördüm. Yaklaşınca kör olduğunu fark ettim.

Bir Türk vatandaşı olarak köşede oturup hiçbir şey yapmadan, uyuklar vaziyette öööle duran yaşlı, kör bir adam görünce dilenci sandım. Yanına yaklaşık fotoğraflarını çekmeye başladım. Önce uzaktan 5 - 6 kare çektim. Sonra yaklaşmak istedim. Ben yaklaşıp çekerken, tabi sesten uyandı.

"Özür dilerim, uyandırmak istemedim, birkaç kare fotoğrafınızı çekmek istemiştim" dedim. Eliyle izin verdiğini gösteren bir işaret yaptı. Öyle şaşırmıştım ki;

1-Kör olduğu halde, sanki objektifi görüyormuş gibi bir hali vardı. Ama kör olduğu zaten gözünün şeklinden belliydi.

2-Görmediği objektife resmen poz verdi.

3-Adamda süper bir mizah anlayışı vardı: GÖZLERİ KÖR OLDUĞU HALDE CAMSIZ GÖZLÜK TAKIYORDU!

Bittim adama, çektikçe çektim. Sonra Silver yine sinirlendi, "Yeter bu dilenciyi çektiğin”. Ben de 'geliyorum' dedim, adama teşekkür ettim. 'welcome' dedi. Tam giderken içime sinmedi ceplerimi yoklayıp bozukluk aradım. Ama yoktu. Ben de içim gitse de, çünkü pek bir param yoktu, en küçük param olan 5 doları verdim. 'O ne?' dedi.... '5 dolar' dedim. Yanındaki çocuğa verdiğim parayı uzattı. Çocuk bana kıl kıl baktı, adamın kulağına eğilip bir şeyler dedi. Sonra da beni resmen o köşeden kovdular.

Silver, hayatımdaki her insana haddinden fazla değer verdiğimi, böyle gidersem, dilencilerin beni azarlamasının dahi normal olduğunu söyledi. Sonra benim moralimi düzeltecek birkaç şaka yaptı, konu kapandı. Döndüğümde fotokritik'e "Uyandırdığım dilenci" başlığı ile bu fotoğrafı koyduğumda müzik konusundaki cehaletimi de öğrenmiş oldum.

Yıllardır bayılarak dinlediğim Stand By Me şarkısını en güzel yorumlayanlardan biriymiş meğer Grandpa Eliot. Hep o köşede otururmuş ve hep o kırmızı T shirt ile tulumu giyermiş. Çok saygın bir insanmış ve herkese de fotoğraflarını ÇEKTİRMEZMİİİİŞŞŞŞŞŞŞ!!!!!!

Bu hikaye de Zeynep'in utancıyla böööle bitmiş. Zeynep bir dahaki sene Sevil ile birlikte gitmeye dua ettiği New Orleans'da adamdan özür dileyecek."




Jazz'ın başkenti, Armstrong'un memleketi New Orleans, Katrina'nın ardından da festivallerini yapıyor, sadece birkaç ay erteliyorlar.


Sel felaketleri yüzünden mezarlar toprak üstünde, ama inanılmaz güzel. Ölümle dalga geçiyorlar. Her tarafta komik iskelet heykelleri var.

Okul yönetimleri, ilkokul çocuklarını yılda bir kez mezarlıkta gezdirip, ölümün normal olduğunu ve korkmamak gerektiğini anlatıyorlar.





Halkın çoğu kara büyü olarak tabir edilen voodoo'ya inanıyor.





Zaten voodonun merkezi New Orleans. Voodonun kökenli New Orleans'ta yaşayan siyahların anavatanı olan Afrika, ama burada tarikat halini alıyor.

O nedenle el falı bakanlar falan pek bol.




Özgürlüğün tadını en çok çıkaran onlar.



New Orleans iyi hoş da..


Kadınlar için bol bol hayalkırıklığı var:)


ve bu arkadaşlar dergiye poz vermiyor


sadece sokakta takılıyorlar
















dudaktaki parmağa dikkat



ikinci dikkat noktasını ben söylemiycem




















giyinik olan, sadece müzik yapanlar da var


















ve





obezler de romantiktir


























henüz kaybedilmemiş olanlar da var