30 Aralık 2009

ı see you/Avatar

Böyle filmleri izleyince erkek güdülerini daha iyi anlayabiliyorum. Fikir dünyası yüzeysel de olsa görseldeki derinlik! adamı uçurabilir.

Magic mushroom insanın duyularını keskinleştirir. Kurt adama dönüşen Jack Nicholson gibi derinleşir görsel algı . 3D’de izlanan Avatar da magic mushroom etkisi yapar.

Oğuz Koloğlu söylemişti. Moulin Rouge filmi için. “Yönetmen böylesine sıradan bir hikayeyi sinema yapma fikrini yapımcıya nasıl anlattı da ikna etti?”.

Moulin Rouge’da fakir genç güzel kız birbirlerine aşıktır. Aralarına zengin ve kötü kalpli patron girer ve gençleri ayırır. Delikanlı kahrından verem olur. Hikayesi bundan ibaretti filmin.

Ancak, üzerinde 40 fırın ekmek yemiş görsel yönetmen Moulin Rouge filmini uçurmuştu.


Alın size insanların istila ettiği bir gezegen, gezegenin ilkel kabile tadındaki uzaylıları ve uzaylı kadınla, insan adam arasında doğan aşk.

Avatar’ın hikayesi bundan ibaret. Ancak gelin görün ki James Cameron isimli yönetmenimiz kafaya takar. Filmi yapmak için 10 yıl boyunca bir kamera teknolojisi üzerinde çalışır. Aynı anda 197 kamera ile yapılan çekimlere toplam 200 milyon dolar harcar. Ve benim gibi bilim kurgu sever olmayanların bile dibini düşüren Avatar’ı çeker.

17 Aralık 2009

başbakan “bunları süpürün” demiş



Bahsettiğimiz günlerdir Ankara’da eylem yapan Tekel işçileri. Öyle siyaset, provokasyon falan yok. Anadolu’dan gelmiş hepsi. Özelleştirmeden sonra sözleşmeli statüye, 4/C’ye geçip maaşlarının bin beş yüz TL’den 600 TL’ye düşmesini istemiyorlar.

Önce AKP Genel Merkezi’nin önünde eylem yaptılar. Gece olunca polis bunlara gelin diyor. Bu soğukta kalamazsınız. Doluşuyorlar polis minibüslerine. Bir salona götürüp battaniye falan veriyorlar. Ertesi gün nereye gideceksiniz diye soruyor polis. AKP binasına diyorlar. Olmaz diyor polis oraya gidemezsiniz. Hadi Abdi İpekçi Parkı’na. İki gündür orada eylem yapan Tekel işçileri, kamuoyunun ilgisini çekmek için bu soğukta soyunup havuza bile girdiler. Bugünse ne oldu? Aynı polis biber gazına boğdu eylem koyanları. Tazyikli su ile müdahale etti. İşçiler bu kez gazdan kaçmak için suya atladı. Biri suda bayıldı.

Neden mi? Başbakan istemiş. Sinirlerini bozmuş Tekel işçileri. Süpürün bunları demiş. Habur’daki karşılamaya eyvallah, işçiyi süpür. İşte böyle 2 hafta da bir işçi eylemi olur, memur, öğrenci eylemi olur. Söz konusu ekmek parası olunca %47’nin bile aklı başına gelir.

Biraz sert oldu. Haber sitelerindeki yorumlara benzedi. Ama eylem koyan amcaları görünce başka türlüsü çıkmıyor.

10 Aralık 2009

house of the rising sun

New Orleans, ABD, jazz, blues, zenciler, sıcak hava, bitmeyen festivaller.





Gezinin kahramanı bu kez ben değil, Zeyno. Mardi Gras festivali.






Şişman Salı ( Mardi Gras ) alkol gibi keyif verici maddeler için 40 günlük oruç dönemine girmeden önce son kez bu zevklerin tadını çıkarmak için yapılan bir kutlama.




Boncuklu kolyeleri binalardan tepenize atıyorlar.




Ancak kolyeyi alan popo ya da göğüsleri açıp şovunu yapmak zorunda.

























Bir de rodeo kulüpler var. Ancak, yürek ister. Kaybeden sütyeni çıkarıp, askıya asıp tıpış tıpış gidiyor.


Fotodan anlaşılacağı üzere kazananlar kesinlikle obez Amerikalı kadınlar değil.











Muhafazakar çevreler, bu adamlar böyle bir yaşam tarzına sahip oldukları için New Orleans’ın Katrina felaketine uğradıklarına inanıyor.




















Bu fotonun hikayesi olayın kahramanının (Zey) ağzından:

"Lay lay lom New Orleans sokaklarında dolaşırken tam köşede çok karizmatik görünümlü, karizmatik derken, "zenci noel baba" gibi bir adam gördüm. Yaklaşınca kör olduğunu fark ettim.

Bir Türk vatandaşı olarak köşede oturup hiçbir şey yapmadan, uyuklar vaziyette öööle duran yaşlı, kör bir adam görünce dilenci sandım. Yanına yaklaşık fotoğraflarını çekmeye başladım. Önce uzaktan 5 - 6 kare çektim. Sonra yaklaşmak istedim. Ben yaklaşıp çekerken, tabi sesten uyandı.

"Özür dilerim, uyandırmak istemedim, birkaç kare fotoğrafınızı çekmek istemiştim" dedim. Eliyle izin verdiğini gösteren bir işaret yaptı. Öyle şaşırmıştım ki;

1-Kör olduğu halde, sanki objektifi görüyormuş gibi bir hali vardı. Ama kör olduğu zaten gözünün şeklinden belliydi.

2-Görmediği objektife resmen poz verdi.

3-Adamda süper bir mizah anlayışı vardı: GÖZLERİ KÖR OLDUĞU HALDE CAMSIZ GÖZLÜK TAKIYORDU!

Bittim adama, çektikçe çektim. Sonra Silver yine sinirlendi, "Yeter bu dilenciyi çektiğin”. Ben de 'geliyorum' dedim, adama teşekkür ettim. 'welcome' dedi. Tam giderken içime sinmedi ceplerimi yoklayıp bozukluk aradım. Ama yoktu. Ben de içim gitse de, çünkü pek bir param yoktu, en küçük param olan 5 doları verdim. 'O ne?' dedi.... '5 dolar' dedim. Yanındaki çocuğa verdiğim parayı uzattı. Çocuk bana kıl kıl baktı, adamın kulağına eğilip bir şeyler dedi. Sonra da beni resmen o köşeden kovdular.

Silver, hayatımdaki her insana haddinden fazla değer verdiğimi, böyle gidersem, dilencilerin beni azarlamasının dahi normal olduğunu söyledi. Sonra benim moralimi düzeltecek birkaç şaka yaptı, konu kapandı. Döndüğümde fotokritik'e "Uyandırdığım dilenci" başlığı ile bu fotoğrafı koyduğumda müzik konusundaki cehaletimi de öğrenmiş oldum.

Yıllardır bayılarak dinlediğim Stand By Me şarkısını en güzel yorumlayanlardan biriymiş meğer Grandpa Eliot. Hep o köşede otururmuş ve hep o kırmızı T shirt ile tulumu giyermiş. Çok saygın bir insanmış ve herkese de fotoğraflarını ÇEKTİRMEZMİİİİŞŞŞŞŞŞŞ!!!!!!

Bu hikaye de Zeynep'in utancıyla böööle bitmiş. Zeynep bir dahaki sene Sevil ile birlikte gitmeye dua ettiği New Orleans'da adamdan özür dileyecek."




Jazz'ın başkenti, Armstrong'un memleketi New Orleans, Katrina'nın ardından da festivallerini yapıyor, sadece birkaç ay erteliyorlar.


Sel felaketleri yüzünden mezarlar toprak üstünde, ama inanılmaz güzel. Ölümle dalga geçiyorlar. Her tarafta komik iskelet heykelleri var.

Okul yönetimleri, ilkokul çocuklarını yılda bir kez mezarlıkta gezdirip, ölümün normal olduğunu ve korkmamak gerektiğini anlatıyorlar.





Halkın çoğu kara büyü olarak tabir edilen voodoo'ya inanıyor.





Zaten voodonun merkezi New Orleans. Voodonun kökenli New Orleans'ta yaşayan siyahların anavatanı olan Afrika, ama burada tarikat halini alıyor.

O nedenle el falı bakanlar falan pek bol.




Özgürlüğün tadını en çok çıkaran onlar.



New Orleans iyi hoş da..


Kadınlar için bol bol hayalkırıklığı var:)


ve bu arkadaşlar dergiye poz vermiyor


sadece sokakta takılıyorlar
















dudaktaki parmağa dikkat



ikinci dikkat noktasını ben söylemiycem




















giyinik olan, sadece müzik yapanlar da var


















ve





obezler de romantiktir


























henüz kaybedilmemiş olanlar da var

07 Aralık 2009

dokunsana

Lise zamanlarıydı. Türk popu şahlanıyor. Mustafa Sandal yeni yeni filizleniyor. Suç Bende albümü.

Kimileri “Bu kız beni görmeli” şarkısıyla hatırlar. Benim içinse Top 3’de Beni Ağlatma, Suç Bende ve Dokunsana var. Sadece o günlere flash back yaptırdığı için değil. Hala yakaladığı için.

Gaz şarkılar vardır ya, araba için. Şarkı sözleri zaten ilkokul çocuğu ezberleme seviyesinde. Aç sesi. Kendi sesini duymayacak kadar. Yan arabadaki bakışları sallama.

O günlerdeki gibi. Hiç aldırma.

23 Kasım 2009

tebeşir manyağı zürih

Zürih'te cumartesi günleri bizim pazar günleri gibi. Sokaklar tenha, trafik yok gibi.


Ama pazar günleri bir acayip. Tüm şehir evine kapanıyor. Bu vesile ile yaratıcı gençler top oynayan in ve cinlerle tebeşir mesaisi yapıyor.


Mesajlar; kaldırım, asfalt farketmeden yerlere döşeniyor.


Sonra hafta içi orada yürüyen güruh ile siliniyor. Sonraki pazar ver elini yeni tebeşir mesajları.

14 Kasım 2009

japon mucizesi

Bir şeyi sevince, d‘okunu çıkarıyorum.

Mevzu kitap okumaksa bu daha vahim bir hal alıyor. Mesela bir dönem Kozinski’ye sardım. Başka yazarların yüzüne bakmadan, Jerzy Kozinski’nin (İhtiras Oyunu hariç- Özden’in bitirmesi bekleniyor) tüm kitaplarını üst üste hüplettim.


Şimdi Muramaki zamanı. Ama Ryu Murakami değil. Haruki Murakami. Ryu da Japon enteresanlığında yazıyor, ama Haruki’nin yeri bambaşka.


Majestés, Altesses, Excellences!


“Kafka on the Shore”, Sahilde Kafka adıyla kitapçılarınızda. “Yaban Koyununun izinde” ve “İmkansızın Şarkısı”nı okumuştum. “"Zemberekkuşu’nun Güncesi" ve “Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında” kitablarınıysa hala bulamadım. Zihin tembelliğinden İngilizce kitap okumaya üşenen ben illa ki Türkçe çeviri beklerken Sahilde Kafka kucağıma düştü.


Haruki Murakami için Japonların Paul Auster’ı diyenler var. Auster, Murakami’nin yanında hafif kalır. Murakami kısa cümlelerle basit bir dilde yazar. Basit insanların sarsıcı, gayya kuyusu gibi hikayelerini anlatır. İmgelere film görselliği kazandırır. Her kitabının ardından aklıda sinema sahneleri kalır.


Sahilde Kafka’nın ardından sırada Norwegian Wood, Sputnik Sweetheart ve Elephant Vanishes var. Söz.! Üşenmeyeceğim.



Murakami İngilizcesinden okunacak.

Banana Yoshimoto’nun Kitchen’ı temin edilecek.

Tom Wolfe keşfedilecek.

Haftada iki gün pilates aksatılmayacak.

Sabahları yarım saat daha erken kalkıp tüm gazeteler erkenden okunacak.

Yeni aldığım katı meyve sıkacağının hakkı verilecek.

Sadece indirimlerde alışveriş yapılacak.

Yağmur falan denmeyecek. Arabamın güzel "american ibis white - akçeltikçi kuşu beyazı” parlasın diye haftada bir yıkattırılacak. Artık yeni kokusu geçtiğine göre sadece dışı değil içi de temizlettirilecek.

İşte son dönemin “must do it”leri.

06 Kasım 2009

it’s like a vindaloo curry

House delisi oldum. Geceleri gözlerim acıyor House maratonu yapmaktan. Dr. House MD, TNT’de yayınlanıyor. Ancak, bu dizilerin en zevklisi DVD’den üst üste her gün seyredileni.


Gregory House’un yaptığı hastalık hafiyeliği. Yanında da üç kişilik dahi doktor ekibi. Yani görevimiz tehlikenin hastane versiyonu.


Bu doktorlar, hastalık teşhisi için dedektif gibi çalışıyorlar. Öyle ki bazen hastalarının evine gizlice girerek, çamaşırlarını, lavabo dolaplarını bile karıştırıyorlar. Hasta yakınlarını sorguya çekiyorlar.


House, arıza doktor. Bencil, asosyal, her daim sarkastik. Şeytan tüyü olanlardan. Çoğunluğun sevmediği ama hayranlık uyandıran, ego tavan. Aynı evde yaşamak istemeyeceğiniz ama aynı ‘circle’da bulunmanın bağımlılık yapacağı cinsten. Stacy’nin deyişiyle House şöyle bi adam:

It’s like a vindaloo curry


When you're crazy about curry,that's fine.

But no matter how much you love curry,you have too much of it, it takesthe roof of your mouth off.

And then you never wanna see curryfor a really, really long time.

But you wake upone day and you think...god, i really miss curry.